Destanımızın başında “Abim gel de bir el falına bakem!” diyen bir kahin Uruk kralına “Vay başınıza geleenn! kızının bir oğlu olacak, bu oğlan sizi öldürüp başımıza bir de kral olacak. Vah vah vah! tam bir aile faciası.” der ve olaylar gelişir.
Kral düşünür taşınır, her makul ve mantıklı kral gibi kızını bir kuleye kapatmaya karar verir. Gel zaman git zaman kızın bir çocuğu olur. Bunu farkeden nöbetçi kralın gazabından korkarak doğan çocuğu kuleden aşağı atar.
Kundaktaki bebemiz kuleden aşağıya doğru hızla düşerken o sırada gök yüzünde süzülmekte olan bir kartal durumu görür. “Bu kule de bu sene iyi çocuk yaptı ha, yakalayayım da bari zayi olmasın yavrucak” diyerek yakalar çocuğu. Ve sırtına aldığı çocuğu yakınlardaki bir hurma bahçesine bırakıp, Gandalf’a yardım için orta dünyaya gider. (evet arkadaşlar, kartal olayını anlamak için Gılgamış’ı anlamamız şarttır.)
Ne hikmetse tam da kartal çocuğu bırakırken 8 numara miyop gözleriyle olayı süzen bahçıvan gider bakar, bir de ne görsün bahçenin ortasına bırakılmış bir çocuk. (Seni leylekler getirdi hikayesinin temelleri işte tam da burada atılmıştır.)
Pokemon gibi de çocuk diyen bahçıvan “Hanımla besleriz biz bunu” diyerek çocuğu alır ve eşiyle birlikte büyütmeye karar verirler. Orta yaşlı çiftimiz bu çocuğa her şeyi gören ve bilen anlamına gelen “Gilgames” adını verirler. (Bu isimlendirmeyi de tarihteki ilk ebeveynlerin kendi yapamadıklarını çocuklarından beklemesi hadisesi olarak örnek vermeyi uygun buluyorum. unutmayın ki adam 8 derece miyoptu.)
…
Neyse lafı fazla da uzatmayalım. Gel zaman git zaman tabii bizim oğlan büyümüş, serpilmiş. ipe sapa gelmez, yağız bir delikanlı halini almış. “Kimse beni anlamıyor. Çok asiyim. Dünyayı keşfetmem gerek hayat bu köyden ve bahçıvanlıktan ibaret değil tamam mı?” diyerek evini terk etmiş ve diyar diyar gezmeye, farklı insanları ve kültürleri tanımaya başlamış. Günün birinde bu seyahatleri Gılgamış’ı zamanında kuleden atıldığı uruk şehrine getirmiş.
Gılgamış uruk şehrine geldiğinde şehirde bir kaos havası hakimmiş. Neden mi; çünkü uruk kralı bir varis bırakmadan ölmüş gitmiş. Hal bu ya pazar alanında Gılgamış’ı görenler. “Nasıl yağız bir delikanlı, keşge bizim kralımız olsa. Uff! pazulara bak. baklavalarına fıstık olayım yiğidim.” diye iç geçiriyorlarmış. Tabii dayanamayıp birisi Gılgamış’a konuyu açmış. Bizim Gılgamış “Enee halka bak! Tanımadığı adama krallık teklif ediyor. Dur deneyeyim bakalım nasıl bir şey olacak.” diyerek bu benzersiz teklifi kabul etmiş.
…
Gılgamış ilk günlerden itibaren; oturmaya mı geldik, boş duranı Anu (Sümer Gök Tanrısı) sevmezmiş diyerek hızlıca icraatlarına başlamış. Halkı çılgınlar gibi çalıştırarak; tanrı ve tanrıçaların tapınakları yeniletmiş, Uruk şehrinin etrafına sur çektirmiş, şehrin girişine de afilli bir kapı yaptırmıştır. Bu inşaat serüveni bitince arkasına yaslanıp rahat bir nefes alan halk ve kralları gılgamış, bir süre yaptıklarına bakıp bakıp “İyi yaptık ha.”, “Ama güzel yaptık.”, “Lakin şahane sur oldu.” diye söylenip, kendilerini övüp durmuşlar.
Kendi kendini övmekten ilk sıkılan Gılgamış olmuş. Bakmış krallıkta bir heyecan kalmadı. Almış eline davulu tokmağı bizimki her akşam şehrin sokaklarında akdeniz akşamları söyleyen ergenler gibi dambada dumbada gezmeye başlamış. Halk tabii durumdan rahatsız; ama “Adam kral kendimiz ettik kendimiz bulduk. Ne manyaklar kral oluyor.” diye iç geçirmeye başlamışlar. bazen Gılgamış’a “her akşam her akşam da olmaz ki be kardeşim, içerde çocuk uyuyor, hastamız var belki” diye camdan el kol yapanlar bile oluyormuş. Bu tavırları hiç umursamayan Gılgamış alem buysa kral benim tavrıyla fütursuzca davulunu çalmaya devam ediyormuş.
Bu vahim durum karşısında Uruk İhtiyar Heyeti kulisleri karışmış. Bu kaotik ortamda ortaya atılan ” Bu iş böyle olmaz emmiler. Başlarda gençtir dedik, aldırmadık; ama bu Gılgamış canı sıkıldıkça davulu alıp şehir meydanında olay çıkartıyor. Artık buna bir çare bulmalıyız. Ama ne? Bir arkadaş falan mı bulsak buna oyalanır, ha ne dersiniz? ” fikri ortaya atılmış, çok da tutulmuş. Bu buluş Uruk şehrinde günlerce konuşulmuş. Bu muhteşem, tam bir deha örneği olan arkadaş arama fikri civar köylere de yayılmış. Gılgamış’a yaraşır bir arkadaş araştırmaları başlamış.
…
Arayan bulur. nitekim öyle de olmuş. günün birinde ormanda avlanmakta olan avcılar orada yaşayan kıllı ve yabani bir adamla karşılaşmışlar. Konuşmayı bile bilmeyen bu kazık kadar adam; kuşlarla sohbet ediyor, uykusu gelince kurtlara sarılıp uyuyor, spor olsun diye ayılarla güreşiyormuş. Onun bu ormanın çocuğu hallerini gören avcılar “İşte tam da kralımıza layık bir arkadaş” demişler. İçlerinden biri “Baba bu adamı bu haliyle nasıl şehre götüreceğiz. Afedersin, Hanzo diye kafese kapatırlar bunu.” demiş. Doğru diyorsun demiş hemen diğeri “Önce bu yaban adamı insanlaştırmamız lazım. Onu ancak bir kadın adam eder. Yürüyün tanrıçamız İnanna’nın tapınağında Samhat adında yüzüne bakmaya doyamayacağın, erkek terbiyecisi baş örtülü bir rahibe tanıyorum. Bu iş için biçilmiş kaftan. ” demiş. Ve avcılar Samhat’ı alıp ormana geri dönmüşler.
Başına geleceklerden habersiz yavru bir ceylan edasıyla hayvan dostlarıyla ormanda oynamaya devam eden yaban adamının eğlencesi daha önce hiç duymadığı bir müzik aletinin sesiyle bölünmüş. Ne bilsin garip başına gelecekleri Samhat’ı görünce büyüsüne kapılıp dizinin dibine oturmuş. Ayılar kurtlar hep gözü yaşlı, evlenince unutulan bekar arkadaşlar gibi, öylece kalakalmışlar.
Rahibe Samhat bu yabani adama kırların adamı anlamına gelen Endiku adını vermiş. Endiku Samhat’ın başarılı müfredatı ve yoğun çabalarıyla büyük bir hızla insan gibi konuşmayı, yemeyi, içmeyi, sevmeyi, sevilmeyi ve sevişmeyi öğrenmiş. Samhat’ın maharetli ellerinde bizim yaban gülü tam bir İstanbul beyefendisine dönüşmüş ve köyden şehre inme hazırlıkları başlamış. Samhat yavaş yavaş krala arkadaşlık yolunu yapıyor; “Endiku çiçeğim artık tam bir İstanbul beyefendisi oldun. Senle şehir gezmelerine gitmek isterim. Yakınlarda Uruk diye bir şehirde çok güçlü Gılgamış adında bir kral var bir tanısan çok seversin.” diyerek sürekli yaban adamını işliyormuş. Endiku da erkek ya hemen “Benden güçlü olamaz. Bir gidelim görelim.” diye atılmış. Samhat ile Endiku soluğu Uruk şehrinde almışlar.
Endiku pazar alanında dolaşırken güneşte bronzlaşmış pazularını görenler “Yiğidim seni tanımak isteriz. nerdeyse kralımız kadar güçlü ve yağız bir delikanlısın.” diye iç geçirmiş onu oraya buraya çekiştirmişler. Gılgamış’ta bu sırada avanak avanak pazar alanında dolanmaktaymış. Pazarın orta yerinde ikilimiz çarpışırmış. (ilk görüşte arkadaşlık işte böyle başladı.) Göz göze gelmişler ve aralarında hemen bir elektriklenme başmış. Arkadaşım diye birbirlerine sarılıp ölecekleri güne kadar dostluk yemini etmişler.
Gılgamış Endiku’yu kolundan tuttuğu gibi saraya koşmuş. “Pazusu pazuma, baklavası baklavama denk yağız bir yoldaş buldum anacığım.” diye durumu anlatıp, annesine Endiku’yu tanıştırmış. Daha sonra Gılgamış ve yeni besti annesinin getirdiği kek ve meşrubatı yerken ejderha avı planları yapmaya başlamışlar. Bu dönemde Uruk şehri yakınında ki ormanda Humbaba adlı gariban babası bir ejderha yaşar ormandaki ezilen canlıların ve ağaçların haklarını korur, ormana insan yaklaştırmazmış.
Bizim iki kafadar giyinmiş kuşanmış, yanlarına üç beş adam alarak Humbaba’nın yaşadığı ormana izinsizce dalmışlardı. Yolda Gılgamış’ın yanına koruma diye gelen adamlar oduncu çıkmış ağaç kesip bağlamaya başlamışlardı. Neşeli neşeli ağaçları keserlerken bir yandan da “Odun işinde iyi para var hacı. bunları bir satalım, köşeyi döndük. ” diye konuşuyormış ki.
Gök yüzünde Humbaba görünmüş. Daha ejderceğiz “Ne yapıyorsunuz yeğenim, balta girmemiş orman burası ayıptır. Kaç vahşi hayvan ekmek yiyor buradan.” demeye kalmadan Gılgamış ile besti ağzına burnuna vurup Humbaba’yı yere devirmişler. Yediği tekmeler ve yumrukların da etkisiyle iyice cesareti kırılan Humbaba ormanın istikbali için Gılgamış’a yalvarır durumuna gelmiş. “Gılgamış ben ettim sen etme kıyma canım ormana kulun köpeğin olayım. Bin sırtımda dünyayı turlayalım.” dediyse de. Yaban hayattan gelen Endiku “Yılan bu yılan kesin yalan söylüyor. Bir bırakalım hepimizi mangal yapar bu Gılgamış. Oyuna gelme bestim.” deyince başta yüreği yumuşar gibi olan Gılgamış kılıcını çekip Humbaba’yı öldürmüş.
Yaşananları full hd olarak izleyen ve sevgilisinden de yeni ayrılmış olan tanrıça İnanna belki de bunun etkisiyle ama bilinmez. Yaşanan cinayete bakıp “Yumurta gibi de çocukmuş aslında bu Gılgamış. Hemen gidip onunla evlenmeliyim.” diyerek. Uruk şehrine doğru yol almış.
…
Azılı ejderhayı öldürmüş, muzaffer bir edayla Uruk şehrine giren Gılgamış halkı selamlamış ve dinlenmek için sarayın yolunu tutmuştu; ancak sarayında onu bir süpriz karşıladı. Tanrıça İnanna Gılgamış’ı karşılayıp, kapıdan girer girmez; “Gılgamış erkekim!” diye boynuna sarılmıştı. Ne olduğuna bir anlam veremeyen Gılgamış dudak bükmüş. “Bayram değil seyran değil bu tanrıça ne arıyor burada. Adakları mı adamadılar biz yokken. şehirden iki gün kayboluyoruz çarşı pazar karışıyor.” diye iç geçirmiş. Ama meselenin aslını ona tanrıçası anlattı. “Gılgamış seni gördüm pek beğendim. Niyetim ciddi evlenmek istiyorum.” diyen tanrıçaya şaşkın gözlerle bakan Gılgamış. “direk reddetmek olmaz tanrıça sonuçta; ama hiç tipim de değil. Eski sevgilisi Dumuzi yer altında işkence görüyor. Evli olsak bana kim bilir neler yapar bu fettan tanrıça.” diye iç geçirdiğini sanırken aslında düşündüğü her şeyi tanrıçanın yüzüne söyleyivermiş.
Reddedilmenin verdiği öfkeyle İnanna elini beline koyarak ” Kos koca tanrıçaya, bana İnanna’ya böyle diyeceksin ha! Seni ahlaksız, terbiyesiz, pis ölümlü.” diye çemkirmiş. Hemen babasına yaşadığı durumu anlatıp; “Canım babacığım şu gök boğasını yolla da haritalardan silsin Uruk şehrini. Gururum incindi. Sen yapmazsan ölüleri diriltir Uruk’a salarım bak.” diye bir yandan da tehdit ederek sonunda babasına istediğini yaptırmış.
Gök boğasının Uruk şehrine geldiğini gören Gılgamış ve besti birer matador edasıyla boğanın üstüne çullanmış ve onu da ejderha gibi alt etmişler. Zafer sarhoşluğuyla Tanrıça İnanna’ya hareket çeken Endiku ve ona gülen Gılgamış. Uruk halkı başlarına geleceklerden habersizce eğlenirken; yaşanan bu durum karşısında afallayan tanrılar konseyi toplanmıştı. “Bu ikisi iyice artist oldular, böyle giderse ne tanrılık kalacak ne tanrıçalık. Yakında bize şirkte koşar bunlar. Halkı arkalarına almadan bir şey yapmalı. En iyisi İnanna’ya hareket çeken Endiku’yu öldürelim. Bahanemizde var ne güzel. Gılgamış’da davulunu çalmaya geri döner. Herkes mutlu.” diye karar alarak tanrılar ve tanrıçalar Endiku’yu hasta etmişler.
Hastalıktan yataklara düşen dağ gibi yiğit Endiku; “Ah ayılarla kurtlarla kalaydım da bu acıları çekmeyeydim. Hep senin yüzünden hain Samhat. Aklımı çeldin.” diye ölüm döşeğinde ah çekmeye başlamış. Bir zaman sonra da acılar içinde can vermiş.
Gılgamış günlerce ağlamış, sızlamış, tanrılara yalvarmış. Sonunda Endiku’yu kısa bir süre görmesine izin vermişler. Arkadaşını yeniden gören Gılgamış sevinmiş ancak Endiku ” Gılgamış ölümsüzlüğün yolunu bulmaya bak, tünelin ucu çok sakat bir yere çıkıyor.” demiş ve süreleri dolmuş.
Bunun üzerine Gılgamış kendini dağlara, çöllere vurmuş ölümsüzlüğü aramış elle tutulur bir şey bulamamış. Utanapiştim adında ölümsüz bir abiden dersler almış; ancak nafile. Vizelerde uyuya kalmış, finale girememiş. Makus talihini kabullenerek sonunda Uruk şehrine geri dönmeye karar vermiş. Onun bu haline acıyan öğretmeni Utanapiştim. Gılgamış dikenli bir ot var gençleştiriyor ayrılık hediyesi olarak sana onunun yerini söyleyeyim demiş.
Gılgamış Utanapiştim’in dediği gençlik otunu bulmuş ancak etraflıca düşününce sadece kaçınılmaz sonu ertelemeye çalıştığını anlamış. Zaten o etraflıca düşünürken otu bir yılan yemiş ve gençleşmiş. “Zaten otu da yılan yedi, bari gidip yine Uruk kralı olayım adım yaşasın en iyisi.” diyen Gılgamış Uruk şehrine dönmüş. Eline diken battığı için de davul çalmayı bırakmış.

Yorum bırakın