Şoval Bölüm 1 – “CV”

Boş mideyle, A-217 numaralı odamda oturmuş; tavanda aheste aheste dönmekte olan pervaneyi seyrediyordum. Keşke biraz şarap ve peynir alacak param olsaydı. Böylece birkaç gün daha idare edebilirdim. Yeni bir görev almanın zamanı geldi de geçiyordu. Masadaki kurumuş ekmek parçaları dışında, besin değeri olan hiç bir şeyim yoktu. Görev al, tamamla; parayı al, harca. Biz şövalyelerin sonsuz döngüsü.

Üzerimde haftalardır yatmanın yorgunluğu, olduğum yerde yavaşça doğruldum. Camdan yapılmış gibi dikkatlice, uzun süredir bakım yüzü görmemiş zırhımı kuşandım. Kılıcımı parlatıp, son görevden kalan kalitesiz iksirleri çantama doldurdum. Başımda akşamdan kalmalığın verdiği tarifsiz bir ağrı vardı. Miğferimi olduğu yerde bıraktım. Masadan destek alarak kapıya yöneldim. İstemeyerek de olsa eşikten dışarıya o ilk adımı attım. Zırhımın çıkardığı gacır gucur sesi eşliğinde yürüyerek; koridorun sonundaki kenarlığı çatlamış görev tabelasına vardım. Okkalı bir iç geçirdim. Şu an yatakta olmak vardı.

Asılmış kağıtlardan birini rastgele kopardım. Panonun yanındaki kürede:”Şovalye A-217 yeni görev aldı.” yazısı belirdi. Görevim resmiyet kazanmıştı. Üstünkörü göz gezdirdim. “Büyücü 333’ün Marduk gezegenine gelen portalları manüple ettiği tespit edilmiştir. Kendisiyle konuşup, hemen yaptığı bu yanlıştan dönmesini sağlayın. Ödülü 5 altın. Not: ufak tefek yazılı zımbırtılar. “Kendini tekrar eden, saçma sapan görevlerden biri işte. Şovalye denilince insanlar; ejderha katleden, devlerle güreşen, kulelerden prenses kurtaran karizmatik adamlar bekliyor. Bense muhtemelen akademiden mezun olup işsiz kalmış yeni yetme bir büyücüyü konuşarak ikna etmeye gidiyorum. Kral Saray11 taç giydiğinden beri şovalyelik de eski günlerdeki gibi değil. Konuşarak hedefleri ikna etmek, barınakta canavar beslemek, geçit törenlerinde zırhla boy göstermek dışında görev gelmiyor. Zaten son görevi almaya gücü yeten şovalye de yok. Gezegence karın tokluğuna çalışıyoruz. Kendimi baba yadigarı şu kılıcı neden hala ısrarla taşıdığımı merak ederken buluyorum. Ederi de gayet iyi aslında. Babam Prens Şato 45’in(eski adıyla Şovalye C-45)12. kuledeki o vahşi ejderhayı öldürüp, annem Prenses Kule 12’yi kurtardığı yıllar ne kadarda güzelmiş.

Yeterli altın biriktirebilen her şovalye, son görevi almaya hak kazanır. Kuleden prensesi kurtarmak. Görevi başarıyla tamamlayanlara prens rütbesi verilir ve Kraliyet Bölgesi’ndeki şatolara yerleştirilirler. Kurtardığı prenses ile birlikte çocuklar yetiştirip, sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Böyle bir hikayenin meyvesiyim bende. Meslek edinme yaşım geldiğinde büyük hayallerle şovalyelik yolunu seçtim. Neyse şimdi anılarda kaybolmanın sırası değil. Marduk gezegenine giden portal soldan beşinci diye hatırlıyorum. Yine de Danışman 56′ ya sorayım. Bütün gün danışma masasında, öylece ölmeyi bekliyor.

“Merhaba, Danışman 56, Marduk gezegenine giden portal şu muydu?”

“Eeev…veettt..aammaaaaa…” dedi ölüm döşeğinde mirasını pay eden babalar gibi ağır ve ciddi bir ses tonuyla. Çok yavaş konuşuyordu.

Hemen odama dönmenin isteğiyle lafın gerisini dinlemeden “Teşekkürler” deyip, portala atladım. Kuvvetlice bir şangırtı duyuldu. Plastik kasaların içine istiflenmiş cam şişelerin kırılmasıyla etrafa tatlı, köpüklü ve yapışkan sıvılar yayıldı. Zırh ile ağırlığım yüz kiloya yakındı. Yaklaşık üç metreden portal çıkışının altında duran kasaların üzerine düşmüştüm. Takdir edersiniz ki plastik kasaların karşımda pek de şansları yoktu. Buraya portal çıkışı koymaları olacak iş değil. Büyücüler Bölgesi’ne ivedilikle konuyla ilgili şikayet dilekçesi göndereceğim. Ancak şu an uğraşmam gereken daha öncelikli sorunlar var.

“Rüyanda mı gördün birader, bari kapakları açtırsaydın.” dedi. Elinde gri bez ve kurulamakta olduğu tepsi, gürültüyü duyup bana dönen adam.

“Ben Şoval…” diyerek kendimi doğru düzgün tanıtamadan bayıldım. Muhtemelen kafa üstü düşmemin etkisi. Keşke odadan çıkarken miğferimi alsaydım. Benim için pek kesin olmayan bir süre sonunda; birbirine dayalı dört sandalyenin üzerinde boylu boyunca uzanmış vaziyette sabahkinden daha kuvvetli bir baş ağrısıyla uyandım. Çevreye göz gezdirince Marduk gezegeninde olmadığımı hemen anladım. Yan masada meraklı gözleri bana çevirili iki adam vardı. İçlerinden biri bayılmadan gördüğüm adamdı. Garip şekilli cam tüplerde, kırmızı bir iksir içiyorlardı. Sonradan öğrendiğime göre içtikleri şeye çay deniyormuş.

“Meczup galiba. Baksana üstü başı da bir değişik.” dedi tanımadığım kara kuru adam.

“Her sabah ayrı aksiyon. Bir gün de normal kahveciler gibi çay satıp, paramı alayım. Hesabı ödemeden kaçan mı istersin? Bardağın dibinde çay bırakıp soğuk değiştir bunu diyen mi? Yoksa kola kasalarına kafa atan mı? Çok şükür! Bizde ne ararsan var.”

“Efendim, meczup değilim ben Şoval…”

“Tamam anladık sen Şoval. Bayılmadan önce de söyledin zaten; ama benim zararımı kim karşılayacak Şoval efendi. En az altı kasa ziyan oldu.”

Ortada yanlış anlaşılma olsa da ilk kez “Şovalye A-217″dışında bir isimle bana seslenilmesi garip şekilde hoşuma gitmişti. Geçerli evrensel isimlendirmeyi kullanarak hancı olduğunu düşündüğüm adama  seslendim.

“Tamamlayacağım görevden gelecek altınla tüm zararınızı karşılayabilirim Hancı 1.”

“Bunun hatlar yine karıştı. Doktora falan mı götürsek? Görev, altın bir şeyler sayıklıyor.”

“Sor bakalım altın kaç para haberi var mı? Kafadan kontak kesin. Çayı deftere çizgi film yaparsın, olunca hesaplaşırız. Kolay gelsin sana bununla ben kaçtım Cahit abi.” diyerek kendinden beklenmeyecek çeviklikte adımlarla, arkasına bakmadan kaçarcasına uzaklaştı.

“Tabii, ne demek Selahattin. Hayır kurumu zaten burası. Artık kapat oğlum şu hesabı, gözünü seveyim. Borç daha fazla kabarmasın diye kaç gündür çizgilerin üstünden geçiyorum.” dedi giden adamın ardından, adının “Cahit Abi” olduğunu öğrendiğim adam. O konuşurken muhatabı çoktan gözden kaybolmuştu.

“Adınız Cahit Abi sanıyorum. Cahilliğime verin, buraların adetlerine yabancıyım. En yakın portal merkeziniz nerede acaba?”

“Sabah sabah çattık ya. Bulunmaz bu mahallede öyle şeyler. Meşgul etme beni kardeşim işim gücüm var. Kolaları, sarıları da yazdım ha, ona göre.” diyerek uzaklaştı Cahit Abi, hışımla iksir tüplerini yıkamaya koyuldu. Su sesi ve şangırtılar ile geçen sürenin sonunda varlığımı tamamen unutmuştu.

Yan masanın üzerindeki ilkel yazıyla yazılmış parşomen kağıtları gözüme ilişti. Sonuçta yapacak daha iyi bir işim yoktu. Parşömenleri alıp okumaya çabaladım. Anlamsız gündelik haberler, falcılık, yemek tarifleri ve cinsel içerikler arasında; büyük harflerle “Bizimle çalışmak ister misiniz? Şövalyeler aranıyor.” yazan ilana rastladım.

El kaldırarak “Cahit Abi!” diye seslendim. Okuduklarımı teyit ettirmek istiyordum. Elinde çayla yanıma geldi. Beni görünce yüzünü ekşitmişti; ancak aldırış etmeden sorumu sordum. “Cahit Abi, tam olarak ne yazıyor burada? Sana olan borcumu ödemek ve biraz bilgi toplamak için burada yazılı görevi alayım diyorum.” yüzünü aydınlatan bir gülümsemeyle omzuma elini koyarak. “İş arıyorsun yani Şovalciğim. Öyle desene. Bende seni bizim bedavacılardan zannettim. Borcuna sadık adamı severim. Şu aşağıdaki AVM şövalyecilik yapacak animatörler arıyormuş. Git sor soruştur, bakarsın iş çıkar. Hemen iki sokak aşağısı zaten.”

Uzaktaki büyük binayı işaret ederek “Gördün mü? Şu bol camlı, kocaman bina.” dedi. Bende ayağa kalkıp, Cahit Abi’nin işaret ettiği yere doğru yola koyuldum. Hareket ettikçe tenim ve zırh arasındaki o sinir bozucu yapışıp ayrılmayı daha fazla hisseder olmuştum. Su kayağı bulup temizlenmem gerekiyordu. Bilmediğim bu diyarda başka bir şovalye ya da en azından şovalyeleri bilen biriyle karşılaşma ihtimalini de göz ardı edemezdim. Gün yeni ağarıyordu. Banyoyu sonraya erteleyip, ızdıraplı yolculuğa devam ettim.

Etrafta pek fazla insan yoktu. Cahit Abi’nin tarif ettiği, şovalyelerin olduğu AVM denen kale gibi yere gelmiştim. Kapılar kapalıydı. Camdan yapılmış kapılar bana çok kullanışsız geldi. Olası düşman saldırısında bir işe yaramazlar. Kendilerine fazla güveniyorlar belki de. Kırmamaya büyük özen göstererek kapıyı çaldım. Üzerine ilkel yazılarla güvenlik yazan koyu renk ceket geçirmiş olan adam, gelip kapıları araladı. “10’dan sonra gel kardeşim.” dedi bezgin bir ifadeyle.

“Şovalye ilanı için gelmiştim.” dedim.

Beni göz ucuyla süzdü. Yüzüne aşağılayıcı bir sırıtış yayılmış, gözlerine küçümseyici bakışlar yerleşmişti. “Yanında CV varsa ver. İçeri koyayım, yoksa 10’da gel, 10’da açılıyor AVM, hadi.” dedi. Böyle bir muameleye maruz kalmak şovalyelik onurumu incitse de, olay çıkarmayı göze alamazdım. Denileni yaparak uzaklaştım. Cahit Abi’nin yanına giderek beklemeye karar verdim.

Beni gören Cahit Abi ” Hayırdır Şoval, ne oldu iş?” dedi.

“10’da gel dediler Cahit Abi.”dedim.

“Otur bekle o zaman, saat gelince gider tekrar sorarsın.” dedi. Bende altıma bir sandalye çekip oturdum.

Şimdiye kadar pek çok garip olay yaşamıştım. Ancak bugün yaşadıklarım, kesinlikle listede ilk sırayı alır. Gözden kaçırdığım bilgiler olup olmadığını anlamak için çantamdaki görev kağıdını çıkardım. Yazanları dikkatlice okudum.

Altta küçücük harflerle yazılı nota sıra geldiğinde, her şey netlik kazandı. “Not: Gezegene giden tüm portallar ilkel diyarlara açılıyor. Ulaşımınızı Marduk gezegeni yakınlarındaki yerlerden taşıma araçları kullanarak sağlayın. Kesinlikle direkt portalları kullanmayın!”

Derin bir nefes alıp, ağır ağır verdim. “Cahit Abi, CV ne demek?”

Yorum bırakın